İNFİAL

Atilla AKAR





Kitapları

komploteorileri

HEDEF EYFEL!..: Yeni Dünya Kaosu Tetiklenirken!..

Siyah Beyaz Yayınları. Ekim 2016

komploteorileri

Börü Budun : “Aşina Soyu”nun Muhafızları

Profil Yayınları. 2015

komploteorileri

Zihin Kontrol Operasyonları

Profil Yayınları. 2012

komploteorileri

Derin Devlet / Devletin Paralel İradeleri

Profil Yayınları. Kasım 2011

komploteorileri

Derin Dünya Devleti (Genişletilmiş 10. Baskısı)

Profil Yayınları. 2011

komploteorileri

Türk Mafyası

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Suikastlar Cumhuriyeti / Derin Tanrılar Kurban İstiyor!

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Gizli Suikastlar / Şüpheli Ölümler (Genişletilmiş 2. Baskısı)

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Türkiye Komplolar ve Provokasyonlar Tarihi

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Komplo Teorileri

Profil Yayınları. 2009

gizlisuikastlar

Gizli Suikastlar

Profil Yayınları. 2009

Suikastlar2009

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2009

Derin Devlet

Derin Devlet

Siyah Beyaz Yayınları. 2008

Mafya

Mafya

Timaş Yayınları. 2008

Kriminal Komplo

Kriminal Komplo

Profil Yayınları. 2007

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

Mephisto Yayınları. 2006

Kamikaze Operasyonu

Kamikaze Operasyonu

Timaş Yayınları. 2006

Casuslar

Casuslar

Timaş Yayınları. 2005

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Timaş Yayınları. 2004

Eski Tüfek Sosyalistler

Eski Tüfek Sosyalistler 3.Baskı

Babil Yayınları. 2004

Suikastlar

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2004

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Timaş Yayınları. 2004

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Timaş Yayınları. 2003

Derin Dünya Devleti

Derin Dünya Devleti

Timaş Yayınları. 2003

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Gendaş Yayınları. 2002

Öteki DSP

Öteki DSP

Metis Yayınları. 2002

Erotizm

Erotizm

BDS Yayınları. 1999

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

GSD Yayınları. 1993

Horzum Labirenti

Horzum Labirenti

BDS Yayınları. 1990

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

İletişim Yayınları. 1989









"Yeni Sınıf" Kazandı! ( 14.09.2010 )



     

“Yeni Sınıf” Kazandı!

Herkes yok AKP neden kazandı, hayırcılar neden iyi kampanya yürütemedi, ülkücüler neden fire verdi, oylar nereye kaçtı, Kılıçdaroğlu yeni dönemde ne yapacak, yeni tabloda oy dağılımları neler söylüyor gibi “sathi” noktaları tartışadursun. Ben AKP’nin “asıl” yükseliş nedenlerini kendime göre farklı bir pencereden açıklamaya çalışacağım.

Neyse, ben genelde hayatın, özelde de siyasetin bir “sınıflar mücadelesi” olduğuna inanırım. Kimileri için bu kavram  “eski Marksist literatürü” hatırlatsa bile halen “sınıf” kavramının “kilit” kavramlardan biri olduğunu düşünürüm. Gene bana göre bütün “üstyapısal” argümanlar ve semboller (her zaman “birebir” olmasalar ve “görece” yanlarını korusa bile) “din”,  “ideolojiler”, “laik kavramlar”, “kültürel kodlar”, vb hep bu sınıfsal oluşumların yansımalarıdır. Bu konudaki “ortodoks tutum”umu (keskinliklerim ve “şablon yaklaşımlar”ım törpülense bile) halen korurum. Sanırım daha “aydınlatıcı” bir “model” bulamadığım sürece de bu eğilimim sürecek!

Bu bağlamda siyasi partilerde “sınıf” veya “sınıfsal blok”ların birer temsilcisi, onların uzantısı ve siyasi arenada bir tezahürüdürler. Bu durum program ve ideolojilerinde zaten sırıtmakla birlikte esas olarak toplumsal süreçlerde oynadıkları “rol”de kendini belli eder. (Bu yüzden kendini “tüm milletin temsilcisi” gibi gören ve gösteren partilere çok gülerim!) Bazen sosyolojik değişimler ve “demlenme dönemleri”nde biraz “flu” yanlar ortaya çıksa bile kısa sürede netlik kazanır ve kendini belli eder. Ayrışma, çatışkı ve bütünleşmeler buna göre yeniden harmanlanır.

YENİ-EGEMEN SINIFIN DOMİNANTLAŞMA ÇABASI
Hele de “radikal dönüşüm dönemleri”nde bu durum daha keskinleşir. Aslında sınıfsal şekillenişten “bağımsız” olamayan ama “görece özerk” gibi duran devleti/kurumlarını “ele geçirme”, kadroları buna göre düzenleme, yeniden “formatlama” ve anayasa/yasaların yeniden revize edilmesi (ya da toptan değiştirilmesi) ihtiyacı ön plana çıkar. (Sınıfların mevzilenişi açık bir devrim ya da karşı-devrime müsait bir manzara arz etmiyorsa daha “tedrici” metotlar izlenebilir!) Bütün bunlar giderek “dominant” hale gelmeye “yeni egemen sınıf”ın talep, arzu, ihtiyaçlarına göre “güncel” bir biçim kazanır. Günümüzdeki tartışma ve ayrışmada bu eksendedir.

Bu anlamda sınıflardan, güç odaklarından, sürüp giden “yeni denge”lerden bağımsız ve sadece “halkın talepleri”ne bağlı bir “damıtılmış demokrasi” ya da herhangi bir rejim biçimi yoktur. Diğer tüm mekanizmalar (seçimler, referandumlar, hatta darbeler bile) bu egemenliğin “meşruiyet” ve yeniden “tarif” kazanmasının sadece birer “aracı”dır. Tersi olabilirmiş gibi gösterenler ya bizi ya da kendilerini kandırmaktadırlar!

AKP, YÜKSELEN “YENİ SINIF”IN TEMSİLCİSİDİR!
Yakın bir zamana karar “geleneksel sınıf”ın yani “İstanbul Dükalığı” diye tarif edilen, TÜSİAD’ da ve beş-on ailede vücut bulan “büyük sermaye” ülkenin “esas egemeni” idi. Sanayi, ticaret, bankacılık, basın, vb gibi merkezi alanlar neredeyse tümüyle onların kontrolündeydi. Devlet imkânlarıyla palazlanmışlar, kendilerine göre bir rant/paylaşım sistemi kurmuşlar ve ülkedeki gelişmelere önemli ölçüde yön verir pozisyondaydılar. Tüm “vesayet”ler onların elindeydi ve onlara çalışıyordu. Ekonomik krizlerden, darbelerden hatta demokrasinin kendisinden bile onlar nemalanıyordu. Güçlerini halen belli oranda korumakla birlikte artık eski “karizma”ları yok. O kadar ki, başbakan Erdoğan  –söz asıl onlara söylendi- “taraf olmayan bertaraf olur” sözüyle onlara aba altından sopa gösterdi. Biz bu sözü Erdoğan’ın ağzından duysak da esas olarak “yeni sınıf”ın “geleneksel sınıf”a (“Gelenekçi” değil aslında “modernist” tarafta olan) attığı bir fırça idi. Bir “güç konumlanışı” bundan daha iyi nasıl formüle edilir ki?

İşte “AKP’nin başarısı” denen olgu bu “sınıfsal sörf dalgası” üzerinde yükselmesindendir. Çünkü tarih gösteriyor ki, arkasına ancak güçlü veya güçlenen bir sınıfın desteğini, lojistik imkânlarını alan siyasi hareketler “başarılı” olabilirler. Buradan fazladan karşılıklı bir güçlenme/güçlendirme sarmalı işlemiştir ayrıca. AKP, bu sayede “büyük sermaye düzeni”ne olan tepkiyi arkasına alabilmiştir. Bu noktayı göremeyen, (daha da kötüsü görmek istemeyen) AKP’yi “kötü niyetli dinciler”in hareketi” olarak okuyan yaklaşımlar bu yüzden süreci doğru okuyamaz. Çünkü kapışma “ideolojik biçim” alsa da gerçekte ideolojik değil, sınıfsaldır.

Bugünkü tablonun da gösterdiği gibi geleneksel laik-modern-kentli seçenekte simgelenen “eski sınıf”ın siyasal konumlanışı Türkiye’nin batısındaki bir “yay”la sınırlı kalmıştır. Bu sınıf yeni-dinamik tarafından siyaseten kuşatılmış, ekseni kaydırılmıştır. Cumhuriyetin “restorasyonu” ya da “tasfiyesi” denen olgu gerçekte budur.  

PAHALI JEEP, ŞIK TÜRBAN VE PIRILTILI ABİYELERDE SİMGELENEN SINIF!
Oysa şimdi dengeler değişmiş görünüyor. Yaşanan bu anlamda bir “sınıflar savaşı”dır ve “yeni sınıf” hareket alanını sürekli genişletmekle meşgul. İlişki tersine dönmüştür. Dün devlet imkânlarıyla palazlanan “eski sınıf”ın gelenekçi gibi görünen ama eğreti bir şekilde de olsa hızla “post-modern” özellikler göstermeye başlayan (Simgesi “pahalı jeep’ler” oldu!) “yeni burjuvazi” karşısında mağlup oldu. Artık “devlet imkânları” onlara çalışıyor! (Demek ki Türkiye’de her tür “burjuvazi” önce devletten nemalanıyor, palazlanıyor. Yani ki “model” hiç değişmiyor!) Bu sınıfın yükselişi oldukça atak, oldukça çatışmacı süreçlere dayalı gelişti. Yeni-sınıf “geleneksel sınıf”ın “dışlamacı”,Anadolu insanını halen “reaya” gibi gören klasik “devletçi” yaklaşıma bir tepki olarak da gelişti aynı zamanda. Ve giderek “pastadan daha çok pay” talep etmeye başladılar. Ki, bu noktada haksız sayılmazlardı. Bir anlamda kendi “tarzları”nı yahut “taşralı isyanları”nı geliştirdiler. Bu yer yer biraz “sakil”, hayli “görgüsüz” ve daha “elit” kategoridekileri “şok edici” bir şekilde rahatsız etmiş olsa da günümüzün gerçekliği budur.

Düne kadar “yeşil sermaye” diye küçümsenen (28 Şubat tümüyle bu yükselişin önünü kesmek için yapıldı ama sonuç tam tersi oldu!) Kapatılan RP, bu sınıfın yükseliş trendine ayak uyduramayınca gene kendi içinden çıkardığı “yenilikçi kanat”la (AKP, partileşmeden önce böyle anılıyordu) kadrolarla bu sınıfın sözcülüğüne talip oldu. Ekonomik ve sosyal açıdan Cuma namazlarını kaçırmayan “Mahmutpaşa esnafı” ile “taşra muhafazakârlığı” arasında sıkışıp kalan “İslamcılık” kendisine yeni bir “form” yarattı ve bu yeni formun kalıbı da AKP oldu. Temelinde “tarikatçı sermaye birikimi”nin yattığı ve kendine özgü dayanışma biçimleri geliştirmede oldukça maharetli sayılabilecek bu yeni sınıf “Anadolu Kaplanları” sıfatıyla etiketlendi ve “abdestli kapitalizm”in mimarları arasına girdiler.

Söz konusu “yeni sınıf” “geleneksel sınıf”ın önce nüfus alanı dışında ve ona “rağmen” gelişti. Artık eski “sınıf”ın ona bahşettiği “Anadolu bayilikleri” ile yetinmeyen, tamamıyla kendine özgü dinamikleri olan yeni bir ekonomik güç haline geldiler. Dahası zamanla eski sınıfın klasik egemenlik alanlarına da el atarak ve inanılmaz bir “direnç” göstererek kendisine bir “yaşama alanı” açmasını bildiler. Ve bu sınıf şunu fark etti ki; eğer siyasi alanda sözcülerine, siyasi alanda güce kavuşmazlar ise konumlarını uzun süre koruyamayacaklar ve geleneksel sınıf tarafından yutulacaklar. İdeolojik planda ise laik-modernist ideoloji “geleneksel sınıf” ve onların siyasal temsilcilerine ait olduğuna göre kendilerine de “Müslüman” motif ve kavramlar kalıyordu. Anadolu Müslümanlığı belki de tarihinde ilk kez salt bir “inanış” olmaktan çıkıp aynı zamanda bir “ekonomik güç” haline geliyordu. O kadar ki, kısa sürede uluslar arası alanda bile at oynatmaya başladılar. “Siyasal İslam’ın dönüşümü” denen hikâye tümüyle budur…

YENİ SINIFIN AKINCILARI!
Bu sınıfın “Akıncılar”ı İstanbul Dükalığı’nın burçlarına giderek daha fazla saldırıp, altını oyarlarken iktidar olmanın avantajlarını da iyi kullanarak mevzilerini genişletti. Bizim “Laik/Anti-Laik savaşı” diye okuduğumuz bu savaşta semboller daha fazla öne çıkarken “statüko”nun (AKP bu tabiri boşuna sık sık kullanmıyor!) çatırtı sesleri giderek daha fazla duyulur oldu. Geleneksel cumhuriyetin kurumları bu “yeni dalga” karşısında fazla duramadı. Çünkü karşılarında hemen ezebilecekleri “üç beş militan İslamcı” değil, demokratik imkânlardan alabildiğine faydalanan, bu topraklara kök salan, ekonomik bir güç olan, kendine göre bir “siyasal-stratejik zekâsı” olan “iktidara talip” bir “kadro hareketi” vardı. Küçümseyenlerin küçümsenmesine böyle gelindi!

Bu hareket çok “avami” gibi dursa da kendi “seçkinler”ini yaratmayı başardı. “Yeni seçkinleri”ni oluşturdu. Artık bir “İslami sosyete” veya “üst tabaka”dan söz edebiliyoruz. Aynı zamanda entelektüel alanda da atılım yapmayı becerdiler. Daha çok bir “propagandist”i andırsalar da artık kendi “aydınlar”ı (?) var. (Bazıları “kifayetsiz muhteris” kategorisine girse bile!) O yüzden siz bakmayın AKP’nin ikide bir “seçkinlere” kızmasına. Kızdıkları eski seçkinlerdir. Yoksa hiçbir sınıf kendi seçkinlerini bulmadan, yaratmadan iktidar olamaz.

İktidar ve dolayısıyla onun nimetleriyle tanışan bu “yeni sınıf” kazandığı yeni “statü”yü korumakta kararlı ve kazandığı mevzileri kolaylıkla terk edeceğe hiç benzemiyor. Bunun için cumhuriyetin ve kurumlarının sadece “ele geçirilmesi” değil, aynı zamanda “restorasyonu” veya “revizyonu da gerekiyor. Laik hassasiyetlere sahip kesimlere alışıldık “cumhuriyetin tasfiyesi” gibi gelen bu arayış gerçekte “cumhuriyetin mutasyonu”dur ve buradan nasıl bir “ucube”nin doğup doğmayacağı henüz belirsizdir.

POST-MODERN SINIFIN POST-MODERN DEMOKRASİSİ!
Bu yeni durum ekonomik planda iyice “arsız” bir “liberalizm”e kapı aralanabileceği gibi siyasi planda ise “otoriter muhafazâkarlık” dinamiklerine yaslanabilir. Çatışkı bu sertlikte sürdüğü sürece ise “demokratik evrilme” seçeneği şimdilik zayıf ihtimal olarak görünüyor. Post-Modern demokrasi “demokrasi”nin bütün liberal ve klasik yorumlarını tuzla buz eder, yasama-yürütme-yargı arasındaki eski dengeye dayalı “ahengi” bozarken kendi yeni “bütünlüğünü” kuma çabası içine girmektedir. Post-modern demokrasinin bu erklerin ayrıştırılması ve sınırlarının çizilmesi üzerine değil, tersine sınırların kaldırılması ve “totaliter” çağrışımlar yapan bir şekilde kurulacağı şimdiden belli olmuştur.

Post-Modern yeni sınıfın öncüleri kendilerine özgü, demokrasinin tarifini sadece sayılara indirgeyen, yeni bir “post-modern demokrasi” kurma peşinde. Bu demokrasi söylemde “özgürlükçü” pratikte ise sınırlayıcı bir “demokrasi” olacağa benziyor. Dünkü eski “demokrasi”nin egemenleri klasik sınıf ve katmanlar “Komünizm, İrtica geliyor!” diye toplumu korkutup yönetirken yeni-sınıfın temsilcileri ise “Ergenekon, darbe gelir” diyerek toplumu korkutup yönetiyor. Korkutma politikasının argümanları değişiyor sadece. Aralarındaki “ortak nokta” ise her ikisinin de yönetme iddiaları ve ekonomik düzenden en iri payı kapma arayışlardır. Bu arada “eski sınıf”ın iktidarının da pek matah bir şey olmadığını hatırlatalım! Türkiye ve cumhuriyet eski sınıf ile yeni sınıfın çatışmasına kurban gitmektedir. (Bizim gibi bir anlamda “sınıfsız”, hiçbir kesimden nemalanmayan aydınlarda bu durumu büyük bir hüsran ve hayret içinde seyretmektedir maalesef!) Acı ama gerçek budur!

Bu durum tamamıyla evrimi halen süren bu yeni-sınıfın kendisini nerede ve nasıl konumlandıracağıyla ilgilidir. Bu sınıf kendi içinde ayrışmadığı sürece AKP onun “siyasal sözcüsü” olmayı sürdürecektir. Bu sınıfın nemalanma kanalları açık tutulduğu, daha da serpilme imkânları daralmadığı sürece AKP’ye desteği devam edecektir. Bu karşılıklı sınıfsal/siyasal rezonans ise tümüyle devlet imkânları üzerindeki tasarruf hakkının, bir başka deyişle AKP iktidarının sürmesine bağlıdır. Bu açıdan şimdilik bir “sıkıntı” yok gibi görünüyor. Ekonomik pastanın dışına düşmüş, siyasal İslamcılık halen Saadet Partisi ve bazı kıyıda tarikatlarda ifade bulurken AKP Post-Modern İslamcılığı ve cemaatleri çevresine toplamış bulunuyor. Bu birliğin tutkalı ise ideoloji/inanış’tan çok “ekonomik paylaşım”dan pay kapabilme arzusu olarak görünüyor. “Parayla oynayan İslamcılar” olgusu Türkiye için yeni bir olgudur. O kadar ki bu durum kimi samimi/klasik İslamcıları bile rahatsız ve irite ediyor…

“REFERANDUM” VE “ANAYASA” YENİ SINIFIN ARAYIŞIDIR!
Söz konusu yeni sınıf kendi “yeni-vesayet”ini oluştururken sadece kurumsal düzenlemeler, kadrosal dağılımlara değil aynı zamanda yeni bir “hukuk düzeni”ne de ihtiyaç hissetmektedir. Çünkü tarihte hiçbir sınıf “kendi hukuku”nu oluşturmadan, hakim kılmadan “egemenlik” iddiasında bulunamaz ve egemenliği daima sallantıdadır. Cumhuriyetin birçok kurumunu “içten dönüştüren” yeni-sınıf hukuksal düzenleme aşamasına gelmiş bulunmaktadır. BU AYM ve HSYK tartışmasında kendini dışa vursa da gerçekte çok daha kapsamlı bir “dönüşüm”ü hedeflediğini var sayabiliriz. Cumhuriyetin bütün moment noktaları değiştirileceğe benziyor.

Bu anlamda “askeri vesayet” e karşı “sivil vesayet” diye görünen çatışma gerçekte “geleneksel vesayet” ile “yeni vesayet” arasında arasındadır. Arkasında ise “yeni sınıf”ın hareket alanını genişletme arzusu yatmaktadır. Bundan sonraki tüm düzenlemeler bu “yeni-sınıf”ın ihtiyaçlarına göre yapılacaktır. Bu anlamda bize “sivilleşme”, “liberalleşme”, “demokratikleşme” diye gösterilen süreç gerçekte resmiyetin el değiştirmesinden başka bir şey değildir. Yeni-vesayet “anayasal güvence”ye alınmalıdır. Eski cumhuriyetin “dar gelen kalıpları” hakikaten yeni sınıfa “dar” gelmiştir. Ancak bunu “tüm toplumun sorunu” gibi gösterebilme başarısına erişebilmişlerdir. Bir zamanlar çok sözü edilen, “liberaller”in dilinden düşürmediği ancak bir “fantezi” gibi görünen 2. Cumhuriyet arayışı “maddi temel”ine kavuşmuş ve  “yeni-sınıf” eliyle kurulmaktadır. 2. Cumhuriyet’in motor gücü yeni-sınıftır.
 
Bu yüzden 12 Eylül metaforunda simgelenen “geleneksel vesayet” le “hesaplaşma” arzusu reel bir 12 Eylül nefretinden (Çünkü 12 Eylül esas olarak solcuları ve ülkücüleri vurmuştur. İslamcıların 12 Eylül’le fazla bir “problemi” olmamış hatta gelişebilmelerini bile o “iklim”e borçludurlar) kaynaklanmamaktadır. Bu arayışın altındaki gerçek neden korunup, kollandığı düşünülen ve “askeri” biçimler de alabilen “geleneksel vesayet”le “hukuksal düzlem”de kozlarını paylaşabilme arzusudur.  Bir 28 Şubat’la bu kadar uğraşmamaları ise, (Normalde işe 28 Şubat’la başlamaları gerekirdi!) 28 Şubat’ın sonuçları itibarıyla “yeni sınıf”ın önünü açan, ihtiyaç hissettiği “siyasi dönüşüm” ve kadroları sunan yapısı dolayısıyladır. 28 Şubat esas olarak Milli Görüşçü, geleneksel İslamcıları vurur ve geriletirken, AKP’de simgelenen “Post-Modern, revizyonist İslamcılık”ın önünü açmıştır.

Ancak önemle vurgulamalıyım ki, “sınıf savaşı” derken bunu basit bir “üç kuruş beş kuruş” savaşı olarak “kabaca” algılamak ya da sınıfı sadece bir “ekonomik kategori” olarak düşünmemek gerekecektir. Sınıf bütün bütün diğer ögelerin sarmalında örgütlenen ve temelinde “organik bir güç arayışı”nın yattığı bir çıkar katmanının adıdır aslında. Sınıfa böylesi daha “geniş açı”dan baktığınızda olan biten daha bir anlam kazanıyor. Zaten “egemenlik” bütün bunların üzerine inşa ediliyor.

Bu anlamda yeni sınıf bütün “egemenlik araçlarını” kurar, geliştirir veya ele geçirirken aynı zamanda diğer toplumsal egemenlik aygıtlarına da önemli ölçüde hakim bir noktaya geldi. Yeni konjonktürün efendileri başta ekonomik olmak üzere toplumdaki siyasi, kültürel, kurumsal, ideolojik dengeleri sarstı. “Müesses Nizam”ın kartlarını yeniden kardı. Devlet ve bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmaları, askeriyeyi “ehlileştirmeleri”, özellikle polis içinde kendi “operasyon ünitesi”ni kurmaları, “derin devlet”vari birimin adresini yeni alana taşımaları bir yana artık bu yeni sınıfın kendi “iş adamları”, “şirketleri”, “zenginleri”, “medyası”, “yandaş yazarları”, “organik aydınları” hatta “türbanlı papatyaları” bile var. Eski sınıfla değiş tokuş yapıyorlar!

AKP’NİN YÜKSELİŞİ VE BAŞARISI YENİ SINIFA ENDEKSLİDİR!
Bu yüzden klasik cumhuriyetçi/laik kesimler bu yeni egemenlik ilişkisine göre kendilerini yeniden “tarif” ve “dizayn” etmelidirler. Aynı nedenle AKP’nin referandum başarısı “aritmetik” bir başarıdan öte anlamlar taşımakta, sosyolojik-sınıflar değişim ve dinamiklere bağlıdır.  O yüzden klasik Laisist kesimlerin –biraz da öfke ve hayal kırıklığı ile söyledikleri- “halkın kandırıldığı”, “ayartıldığı”, “aptal” ve “cahil” olduğu yönündeki “tepkici” ama bir şey ifade etmeyen yaklaşımları mevcut durumu anlamaktan uzaktır. Başarısızlık, neredeyse o başarısızlığı getiren tüm dinamiklerden bağımsız olarak tarif edilmektedir adeta.

Aynı şekilde referandum söz konusuysa elbette ki AKP, kampanyada büyük paralar harcadı. Her bilboard “evet” afişleriyle donatılmıştı . Nereye kafanızı çevirseniz bezdirici ve kusturucu bir “evet” taarruzu altında bıraktı insanları. İmkânlarını alabildiğine zorladı.  Elbette ki AKP, aslında “normal” (?) sayılması gereken bir referandum oylamasını “hayat memat meselesi” (Böyle algılaması için kendisi açısından “haklı gerekçeler”i vardı!) haline getirerek, seçim kampanyalarını bile aşan çapta “agresif” bir boyuta büründürdü.  Elbette ki AKP, rakiplerinin hata, zaaf ve açıklarını sonuna kadar kullandı. Onları olduğundan “kötü” gösterebilmek için her şeyi yaptı. Her şeyi abartarak ya da çarpıtarak aktardı. Bu konuda açık bir psikolojik-savaş yürüttü. Her tür zihin karıştırıcı suçlamayı ve ortalamanın gönlünü okşayıcı kavramları ustalıkla kullandı. Seviyeyi oldukça düşürdü. “Avami” yargıları epeyce kaşıdı.  Elbette ki AKP, kampanya süresince “tehditkâr” bir üslup kullandı,  aba altından sopa göstermeler yaptı. “Hayır” oyu verecekleri “vatan haini”, “darbeci”  (Hatta benzeri ancak eski Demirperde ülkelerinde muhaliflere karşı görülebilecek “akıl hastası” suçlamalarında bile bulunabildi!)  ilan eden haksız ve anti-demokratik bir jargonu etrafa hakim kıldı. Kutuplaşmayı bilinçli olarak kaşıdı. Elbette ki AKP, hiç hak etmediği halde, 12 Eylül tarihi ile “darbe” ilişkisini alabildiğince lehine kullandı. Kendisinin sanki 12 Eylül 1980’de zarar görmüş, “mağdur” pozisyona soktu. Burunları dahi kanamadığı halde kendilerini sanki “12 Eylül onlara karşı yapılmış gibi gösterdi neredeyse. 12 Eylül’ün gerçek mağdurlarının imajını, ismini ise alabildiğine kullandı, bu konudaki duygu ve tepkileri sömürdü.  Elbette ki AKP, cemaat, tarikat ve muhtelif dinsel grupların desteğini aldı. (Dün de alıyordu zaten) Dinsel eksenli dayanışma biçimlerini mobilize etti. Belki de daha önceki seçimlerde olduğundan fazla bu referandumda cemaat/tarikat/AKP ilişkisi açığa çıktı, kendini alenen belli etti. Siyasal destek faş oldu!  Elbette ki AKP, devlet avantajlarını kullandı. Kamu imkânlarından lehine yararlandı. Devletin vali, kaymakam ve diğer mülki yöneticilerini sanki kendi il başkanı, ilçe başkanı statüsüne soktu. Partizanlığa tavan yaptırdı. Bu eksendeki her tür maddi-manevi atraksiyonu yaptı. “Yardım”ları, “yeşil kart”ları bir “tehdit unsuru” gibi kullandığı iddia edildi.  Elbette ki AKP, “bizim seçeneğimizi desteklemezseniz ekonomi kötüye gider” duyguları telkin etti, kitlelerin bilinçaltını böyle korkuttu. Aynı şekilde “Referandumdan evet çıkmazsa demokrasi zora girer, CHP+MHP koalisyonu gelebilir. Bu da Türkiye’yi kaosa sürükler” gibi (Sanki demokratik bir sistemde diğer partilerin iktidar olma, koalisyon kurma hakkı yokmuş gibi!) “siyasal öcü”ler yarattı.  Sonuçta başka amaçlar ve hedefler için yaptırdıkları her halinden belli olan bir “anayasa referandumu”nu “ileri demokrasi hamlesi” diye sunmayı başardılar.

Bütün bunların sonuca hiç etkili olmadığını kimse elbette iddia edemez. Ancak varılan noktayı sadece bunlarla izah etmeye kalkmak olayın arkasındaki asıl “dinamik”i görememek demektir. Referandumu AKP’nin tüzel kişiliğinde aslında “yeni sınıf” kazanmış ve egemenliğinde çok önemli bir adım daha atarak siyasal dönüştürmelere bundan sonra da devam edeceğinin ve bunda “kararlı” olduğunun mesajını vermiştir.

Bize “halkın tercihi” ya da “milli irade” gibi görünen sonuç aslında yeni sınıfın imzasıdır!

14.09.2010

Yasal Uyarı: Son zamanlarda moda olduğu üzere bu yazının “yasal uyarı”sı falan yoktur. İsteyen sitemiz www.atillaakar.com veya atillaakar.com.tr ve Atilla Akar –İNFİAL’i kaynak göstermek yanısıra söylenenleri çarpıtmamak kaydıyla yazıyı aynen veya bir kısmını alıntılayabilir. Fikirler toplum içindir babamızın malı değildir!

 


Transcription
Powered By uckardes